Siyasi ve Hukuki İdare

Osmanlı Devleti siyâsî ve hukûkî idâresi bakımından tam mânâsıyle İslâm Devletiydi. Osmanlı hukûku içinde örfî hukuk adı verilen sistem İslâm hukûkunun içinde bir mevzudur. İslâm hukûkunda açıkça belli olmayan hususlar, İslâm prensiplerine aykırı olmamak şartıyla, şeyhülislâmların fetvâları ve kânun ve kânunnâmeler şeklinde düzenlenirdi. Yasama yetkisi pâdişâhındı ve pâdişâh adına yapılırdı. Medenî hukukta Hanefî mezhebinin hukuk sistemi tatbik ediliyordu.

Cezâ hukûku ve diğer sahalarda Sultanî hukuk da denilen örfî hukuk tatbik edilmekteydi. Osmanlı hukuk düzeni içerisinde idâre, mâliye, cezâ ve benzeri konularla ilgili alanlarda pâdişâhın emir ve fermanlarında bulunan değişik meselelerle ilgili kânunnâmeler vardı. Osmanlı Devletinde ilk kânunnâme Fâtih Sultan Mehmed Han (1451-1481) tarafından çıkarıldı. İkinci kânunnâme Sultan Süleyman Han (1520-1566) Kânunnamesidir. Bu kânunnâmelerde saltanatla ilgili konular yanında reaya ve Müslüman halkın devlet düzeni içindeki davranışlarını belirleyen hükümler vardır. Büyük ve uzun ömürlü devletler, üstün adâletle kâimdir. Zulüm üzerine kurulmuş devlet ve imparatorluklar da olmuş ise de, ömürleri kısa sürmüştür.

Kendisine mahsus husûsiyetleri, bilhassa kendi dışındaki dinlere tanıdığı çok geniş haklar, daha doğru bir ifâdeyle diğer dinlerin işlerine, ibâdetlerine ve âdetlerine hiç karışmamak gibi özellikler gösteren Türk adâleti, dünyâ milletlerine nümûne olmuş, yüzyıllar öncesi kavuşulan bu seviye; bugünün medenî denilen milletleri tarafından hâlâ yakalanamamıştır. Bu sebepledir ki, F. Dowey’in dediği gibi “On altıncı yüzyılda birçok Hıristiyan, adâleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak, Osmanlı ülkelerine gelip yerleşiyorlardı.” F. Babinger ise “Osmanlı pâdişâhının ülkesinde herkes kendi hâlinde, bahtiyâr olabilirdi. Mutlak bir dînî hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sâhip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı.” demektedir.

Bizzat pâdişâh adâlete itâat ederdi. Üçüncü Sultan Mustafa Han (1757-1774) Beylerbeyi Sarayını genişletmek istemişti. Bunun için civardaki bir dul kadının arsasını almak lâzımdı. Kadın arsasını satmak istemeyince, pâdişâh zorla arsayı almayı aklından geçirmedi. Sarayın eskiyen bir kısmını yıktırdı ve halka mahsus bir bahçe hâline getirdi. Osmanlılarda bir hizmet karşılığı vazife gören devlet memurları vardı. Yaptıkları iş karşılığında kendilerine bir ödemede bulunulurdu. Bir de şehirlerde oturan esnaf ve tüccarlar, köylerde oturan ve devletin temelini teşkil eden çoğu üretici köylüler vardı. Bunlara reaya denirdi. Vergi vermesi nüfusun büyük kısmını meydana getirmesi bakımından köylü, devlet için halkın ve tebeanın esas kesimi sayılıyordu. Kânûnî Sultan Süleyman Hanın dediği gibi reaya, yâni köylü, devletin efendisi olarak kabul ediliyordu. Üretici güç, büyük ölçüde köylülerin elindedir. Bu güç olmaksızın ordu ve devlet mümkün değildir.

Şehirlerin dışında kalan ve köylerde yaşayan kalabalık halk topluluğu, daha çok tarım, hayvancılık ve değişik toprak işçilikleriyle uğraşırdı. Müslüman halk, devletin İslâm dîni esaslarına dayanan umûmî kâidelere göre yönetilir, asker alınır, kâbiliyetli olanlar ise daha başka devlet görevlerine yükselirlerdi. Köylerde yaşayan halk topluluğundan zanaat sâhibi olan veya olmak isteyenler, şehir ve kasabalara gidip kendileri için elverişli olan işlere girerdi. Gayri müslim halk genellikle Hıristiyan ve Yahûdî topluluklarından meydana geliyordu ve bu toplulukların hepsine de reaya deniyordu. Sonradan gayri müslimlere ekalliyet, yâni azınlık denilmeye başlandı. Osmanlı Devletinde kuruluşundan îtibâren devlet idâresinde yürütme ve yargılama gücü ayrı olarak düşünülüp tatbik edildi. Eyâlet yöneticileri pâdişâhın yürütme yetkisini, kadılar da yargılama yetkisini temsil etmekteydi. Osmanlılar bu iki kuvvet ayırımını âdil bir devlet idâresi için esas kabul ederlerdi.

Osmanlılar bütün müesseselerini kendinden önceki İslâm ve Türk devletlerinden alıp devrin şartlarına göre geliştirdiler. Esâsen ilk Osmanlı yöneticilerinin Türkiye Selçukluları ve Anadolu beylikleri gibi esas îtibâriyle İslâm ve Türk sisteminden gelmiş kimseler olması dolayısıyla Osmanlı Devleti bu sistemin, meydana getirdiği bir siyâsî ve hukûkî düzene sâhip bulunuyordu. Osmanlı Devletinin gerileme devresiyle birlikte, Batının siyâsî ve hukûkî müesseselerinin devlet sistemine büyük çapta etki yaptığı ve bu dönem içinde eskinin yanında, yeninin de ortaya çıktığı görülmektedir.

Osmanlı Devletinin siyâsî ve hukûkî, rejiminin belli başlı unsuru bütün gelişmelere rağmen, İslâm dînî esasları oldu. Bu esaslara göre, temel; adâlettir. İslâmiyet bu bakımdan devletin temelini meydana getirir. Pâdişâh dînin koruyucusu, halk onun tebeasıdır. Pâdişâha bütün yetkilerin verilmesinin sebebi, onun adâleti gerçekleştirmesi içindir. Osmanlılarda medenî hukukla evlenme ve boşanmada tamamen Hanefî mezhebine göre İslâm hukûkunun hükmü tatbik edilirdi. Birden fazla ve dört kadına kadar evlenmek sanıldığı kadar kolay ve yaygın değildi. Mîras hukûkunda, İslâmî hükümler tatbik edildi. Esâsı Hanefî Hukûku olup, bunu sonradan Cevdet Paşanın da dâhil olduğu bir heyet Mecelle adı verilen eserde toplamıştır. Osmanlılar İ’lâ-yı Kelimetullah uğruna mücâdele edip, fetihlerde bulunmuşlar, Allahü teâlânın dîninin yayılması ve Allahü teâlânın kullarının dünyâ ve âhirette rahat etmelerini düşünmekten başka bir gâye gütmemişlerdir.

Bu yazı Devlet Teşkilatı kategorisine gönderilmiş ve ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir